Eskiden bir işe niyetlendiğimde sorulan 'Kazancın ne olacak?' sorusu, içimde tarifi zor bir huzursuzluk ve tiksinti uyandırırdı. Şimdi anlıyorum ki; aslında soru doğruydu, sadece hedefi yanlıştı.
Asıl sorulması gereken şuydu: 'Bu gayretin, senin en uzak geleceğine, yani sonsuzluğuna ne katacak?' Mademki ebedi yurdumuzu buradaki iyilik ve güzelliklerle inşa ediyoruz ve asıl hayatımızı orada yaşayacağız; o halde her emeğin ucu oraya dokunmalıydı. Zira Efendimiz’in (sav) buyurduğu gibi; 'Müminin niyeti, amelinden hayırlıdır.' Niyetimizi o en uzak ufka kilitlediğimizde; ailemizin geçimini sağlamak veya birinin yükünü hafifletmek gibi dünyevi ameller, o büyük niyetin içinde filizlenip ebedi birer kazancı netice veriyor. Ve biz bakışımızı o asıl menzile hedeflediğimizde, dünya o uzun yolculukta kendiliğinden inşa olan bir ara durağa dönüşüyor.
Fakat zamanla bu sorunun hedefi sapmış ve dünyanın sadece fani zevklere bakan o sığ yüzüne, yani 'Bu dünya adına ne kazanacaksın?' sorusuna hapsolmuş. Bediüzzaman’ın o meşhur tasnifiyle bakarsak, dünyanın aslında üç yüzü vardır: Biri Esma-i İlahiyeye bakar; bir sanat eseri gibi Yaratıcı’yı anlatır. Diğeri ahirete bakar; dünya bir tarladır, burada eker orada biçersiniz. Üçüncüsü ise geçici zevklere ve insanın heveslerine bakan fani yüzüdür. İşte o 'ne kazanacaksın?' sorusu, ruhumu dünyanın sadece bu üçüncü yüzüne hapsetmek istediği için o haklı tiksintiyi uyandırıyormuş.
Sanırım sadece ve sadece üç günlük bir dünya için ter dökmeyi tek gaye edinemeyen ruhum ve vicdanım, bu niyet kayması nedeniyle o soruya karşı bu denli büyük bir tiksinti duymuş. Halbuki niyetimizi sonsuzluğa diktiğimizde, dünya zaten bu uzun yolculuk içinde hak ettiği o küçük yerini kendiliğinden buluyor.
Öyleyse her ne yaparsa yapsın, insanın hedefi o uzun geleceğe matuf olmalı… Yolun sonundaki elmas kıymetindeki kazançları, yol üzerindeki çakıl taşlarına feda etmemeliyiz.

Hiç yorum yok:
Yorum Gönder