
Yapılan araştırmalar yürüyüş yapmanın, problem çözme mekanizmalarını tetikleyen en etkili aktivitelerden biri olduğunu söylüyor. Hatta yürümek üretken düşünceyi %60 oranında artırıyormuş. Bugün yemek sonrası yürüyüşümü yaparken daha önce hiç fark etmediğim bir düşünce beliriverdi zihnimde.
Hemen yanı başımızda yükselen 15-20 katlı inşaata bakarken onu gri betonlar, üst üste binmiş katlar, demir yığınları olarak gördüm. Bir an için bana o kadar anlamsız, o kadar soğuk o kadar yabancı geldi ki. "Neden?" dedim içimden, "Bu devasa kütleleri neden inşa ediyoruz?" Cıvıl cıvıl hayat dolu olan ve her bir köşesi ayrı bir sanat meşheri olan muazzam doğanın içine bu ruhsuz binaları neden dikiyoruz?
Sonra o pencerelerin ardında bir gün birilerinin oturacağını düşündüm. Orada insanların nefes alacağını, huzur bulacağını, bir sofranın kurulacağını, bir çocuğun sesinin duvarlarda yankılanacağını... İşte o an o soğuk beton bir anlam ve bir ruh kazandı. Bir anda o beton yığını hayatın değmesiyle şenleniverdi gözümde.
Evet, şurası kesin: Hayat, değdiği her şeyi madde olmaktan çıkarıp manaya dönüştüren tek güç.
Aslında formül çok net:
Hayat yoksa binalar sadece taş yığını.
Hayat yoksa şehirler birer harabe.
Hayat yoksa bu uçsuz bucaksız kainat, zifiri karanlıkta dönüp duran devasa ve karanlık cisimlerden başka bir şey değil.
Anlamı veren, rengi katan, o gizemli dokunuşu yapan sadece hayattır. Eğer durum buysa, hayata hizmet eden her eylem en derin manasıyla kutsaldır. Hayatı eksilten, onu yok sayan veya karanlığa boğan her ne varsa; o da aynı şiddetle reddedilmeli, kalbimizde ve zihnimizde mahkum edilmelidir.
Artık sadece "barınacak kutular" inşa etmeyi bırakmalı insanlar. Mimari hayatı öncelemeli; insanın ruhuna dokunan, konforunu değil huzurunu hedefleyen, hayatı daha renkli ve anlamlı kılacak alanlar kurmalı. Binalarımızı betonun soğukluğuna göre değil, hayatın o muazzam sihrine göre tasarlamalı. Çünkü hayatın olmadığı yerde, her şey bir hiçlikten ibarettir.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder