27.02.2026

ZİHİN İNŞA EDEN KÜÇÜK SORULAR


Bana Fizik bilimini kim mi öğretiyor? Soru soran öğrencilerim..
Benim görmediklerimi görüyorlar. Benim önemsemediklerimi önemsiyorlar. Ve o detayları bana soru olarak birer birer soruyorlar.

İnsan çoğu kez bir kabulün parçası olur. Eğer bir kabulün parçası olursan kendine soru sormayı başaramazsın, o kabulü sorgulayamazsın.

O zaman birilerinin sana soru sormasına izin ver. İnsanların soru sormasını teşvik et. Cevabı bilmiyorsan, bilmiyorum, de. Ama cevap bulmak için de gayret et. Farkındalık ve ilerleme ancak bu şekilde gerçekleşir.

20.02.2026

MENZİLİ DOĞRU ÇİZMEK


Eskiden bir işe niyetlendiğimde sorulan 'Kazancın ne olacak?' sorusu, içimde tarifi zor bir huzursuzluk ve tiksinti uyandırırdı. Şimdi anlıyorum ki; aslında soru doğruydu, sadece hedefi yanlıştı.

Asıl sorulması gereken şuydu: 'Bu gayretin, senin en uzak geleceğine, yani sonsuzluğuna ne katacak?' Mademki ebedi yurdumuzu buradaki iyilik ve güzelliklerle inşa ediyoruz ve asıl hayatımızı orada yaşayacağız; o halde her emeğin ucu oraya dokunmalıydı. Zira Efendimiz’in (sav) buyurduğu gibi; 'Müminin niyeti, amelinden hayırlıdır.' Niyetimizi o en uzak ufka kilitlediğimizde; ailemizin geçimini sağlamak veya birinin yükünü hafifletmek gibi dünyevi ameller, o büyük niyetin içinde filizlenip ebedi birer kazancı netice veriyor. Ve biz bakışımızı o asıl menzile hedeflediğimizde, dünya o uzun yolculukta kendiliğinden inşa olan bir ara durağa dönüşüyor.

Fakat zamanla bu sorunun hedefi sapmış ve dünyanın sadece fani zevklere bakan o sığ yüzüne, yani 'Bu dünya adına ne kazanacaksın?' sorusuna hapsolmuş. Bediüzzaman’ın o meşhur tasnifiyle bakarsak, dünyanın aslında üç yüzü vardır: Biri Esma-i İlahiyeye bakar; bir sanat eseri gibi Yaratıcı’yı anlatır. Diğeri ahirete bakar; dünya bir tarladır, burada eker orada biçersiniz. Üçüncüsü ise geçici zevklere ve insanın heveslerine bakan fani yüzüdür. İşte o 'ne kazanacaksın?' sorusu, ruhumu dünyanın sadece bu üçüncü yüzüne hapsetmek istediği için o haklı tiksintiyi uyandırıyormuş.

Sanırım sadece ve sadece üç günlük bir dünya için ter dökmeyi tek gaye edinemeyen ruhum ve vicdanım, bu niyet kayması nedeniyle o soruya karşı bu denli büyük bir tiksinti duymuş. Halbuki niyetimizi sonsuzluğa diktiğimizde, dünya zaten bu uzun yolculuk içinde hak ettiği o küçük yerini kendiliğinden buluyor. 

Öyleyse her ne yaparsa yapsın, insanın hedefi o uzun geleceğe matuf olmalı… Yolun sonundaki elmas kıymetindeki kazançları, yol üzerindeki çakıl taşlarına feda etmemeliyiz.

13.02.2026

BABADAN KIZINA KALEMİN YOLCULUĞU


Kızım, üniversite eğitimi için yanımızdan ayrıldığında, bizi özlediği anlarda sığınabileceği bir liman olsun diye daha önce kaleme aldığım hikayelerimi küçük bir kitapçık haline getirip ona vermiştim.

Geçenlerde o satırları tekrar okumuş. "Baba," dedi, "bu hikayeler gerçekten çok etkileyici. Bunları neden gerçek bir kitap haline getirmiyorsun?" Bu teklifi duyunca tebessüm ettim, "Neden olmasın?" dedim. 

İşin ilginç tarafı şu ki; ablasının vefatının ardından onun yazdığı bir metni görünce kaleminin ne kadar güçlü olduğunu fark etmiş ve ona yazmaya devam etmesini öğütlemiştim. Ancak o henüz böyle bir ihtiyaç hissetmemişti. Zira yazmak, aslında ruhun bir ihtiyacıdır. Bir noktadan sonra sadece yazmış olmak için yazılmaz; içindekiler taşmaya başlayınca dökülür kağıda.

Şimdi onun bu tavsiyesine uyuyorum. Biriktirdiğim, demlenmeye bıraktığım o hikayeleri gün yüzüne çıkarıyorum. İlk adım olarak bu hikayeleri, ismini "Yolum Bozkırdan Geçti" koyduğum blog sayfamda paylaşmaya başlayacağım. Orada her bir hikaye peyderpey yerini bulacak ve belli bir hacme ulaştığında ise inşallah hepsini bir kitapta toplayacağım.

Hikayelerimin ilk durağına aşağıdaki bağlantıdan ulaşabilirsiniz:

YOLUM BOZKIRDAN GEÇTİ

11.02.2026

DUMANLI SAYGI


Güneşli havayı bir lütuf bilip, kızlarımla şöyle bir nefes alalım, dışarıda biraz gezelim istemiştim. Karşı apartmanın giriş kapısı adeta kuytu bir tünel gibi kaldırımdan iki-üç metre kadar içeride kalıyordu.

Karşımızdaki lisenin öğrencileri bu "kör noktayı" çoktan keşfetmişlerdi. Ders çıkışında "demlenmek" için mesken tutmuşlardı orayı. Biz bankta otururken yine geldiler. Ellerinde bir şişe kola ve pet bardaklar... İçlerinden biri, kimsenin fark etmediğini sandığı ama aslında o kuytunun "raf" niyetine kullanılan köşesine elini attı, bir paket sigara çıkardı. O sırada kolalar da bardaklara doluyordu.

Kızlarımla tam karşılarında bir yerde oturuyorduk. Dikkatle ama hissettirmeden onları izliyordum. Bir süre sonra içlerinden biri, elinde bir bardak kolayla bana doğru yaklaşmaya başladı. Belli ki ikram edecekti.

"Kola içmiyorum, teşekkür ederim," dedim ve usulca ekledim: "Ben bir öğretmenim, biliyor musunuz?"
Durakladılar, eller havada kaldı, birbirlerine bakmaya başladılar. O cesaretin yerini hafif bir tedirginlik, bir mahcubiyet aldı. Sohbeti biraz açmak istedim:

"Aranızda en tiryaki kim bakalım?"

Hemen sigara içmeyen bir arkadaşlarını işaret ettiler. Akıllarınca hedef şaşırtıyorlardı. Elimle diğerlerine de "yanıma gelin" işareti yaptım. Çekine çekine geldiler.

"Sigara içmek için daha nezih, daha ferah bir yer bulsanız olmaz mı? Burası pek tekin durmuyor; hem apartman girişi, hem mahalle arası," dedim.

Grubun sözcüsü gibi duran "bay tiryaki" omuzlarını silkti: "Hocam nezih bir yer yok ki..."

"Neden?" dedim, "Okulun yanındaki o yemyeşil park güzel bir yer değil mi? Oraya gitseniz ya..."

Mahcup bir sesle cevap verdi: "Ama oradan öğretmenler geçiyor hocam..."

"Öğretmenden neden çekiniyorsunuz?" diye sordum. "Saygımızdan..." dediler, "Görmesinler, ayıp olur."

Gülümsedim:

"Gençler," dedim. "Sigara bir saygı aygıtı değildir ki... Bu tamamen sizin sağlığınızla, size emanet edilen canla ilgili bir durum.
Diyelim ki siz öğretmene duyduğunuz saygıdan dolayı o sigarayı saklıyorsunuz, peki kendi bedeninize neden aynı saygıyı duymuyorsunuz? Asıl saygısızlık, insanın kendi gençliğine, kendi emanetine kıyması değil midir? Başkasından utanıp sakladığınız şeyi, kendinize reva görmeyin..." 

Başlarını öne eğdiler. Tabi ki o an sigarayı ellerinden atmalarını beklemiyordum. Amacım da bu değildi zaten. İstediğim şey, zihinlerine bir soru işareti bırakmaktı. Zaman geçtikçe büyüyecek ve onlara 'ben ne yapıyorum?' dedirtecek bir soru işareti. Sanırım bunu da bir miktar başarmıştım.

(24 Nisan 2013)

5.02.2026

HAYAL KURMA HAKKI

Şark köşesi ferahlığında döşenmiş o geniş balkonda, akşam rüzgârının "üful üful" esen serinliğini hissederek oturuyorduk. Sohbetimiz, rüzgârın ritmine ayak uydurmuş, iyice derinleşmişti. Söz bazen memleketin ahvaline uzanıyor, bazen de ticaretin yorgunluklarına ve istikbale dair beklentilere dokunup geçiyordu.

Kapalıçarşı’nın hatırı sayılır, varlıklı kuyumcularından birinde misafirdim. Sohbetin en koyu yerinde yüzündeki tebessüm dondu; yerini derin bir ciddiyete ve inkisara bıraktı. Eliyle, biraz ötede duran on dört-on beş yaşlarındaki benim de sınıf öğretmeni olduğum oğlunu işaret etti: 

"Hocam! Ben ne yaparsam yapayım, şu çocuğu bir türlü memnun edemiyorum. İstediği her şeyi, daha ağzından çıkar çıkmaz önüne seriyorum; lakin nafile... O memnuniyetsizliği, o tatminsiz hali beni kahrediyor."

Bu sözler üzerine içim burkuldu. Garip bir şekilde, evladının istediği basit bir oyuncağı maddi imkânsızlık yüzünden alamayan bir mahcup babaya duyduğum hüzünden daha fazlasını hissettim onun için. Zira o baba yoklukla sınanıyordu; bu baba ise varlıkla.

Bu satırları aslında 2012 yılında kaleme almışım. Geçenlerde tozlu arşivimi tararken karşıma çıktı. Okuyunca duraksadım, geçen zamana biraz da hayıflandım doğrusu.

Bugün o balkonda, o dertli baba ile yeniden oturuyor olsaydık, muhtemelen ona şunları söylerdim:

"Aziz dostum, mutluluk dediğimiz o efsunlu his; bir şeye sahip olmakta değil, onun yokluğunda varlığının hayalini kurabilmekte saklıdır. Siz, evlatlarınıza arzuladıkları her şeyi, daha onlar 'arzu' nedir, 'beklemek' nedir bilmeden vererek, onları dünyanın en büyük hazinesinden; 'hayal kurma zevkinden' mahrum bırakıyorsunuz."

Rahmetli babam —ruhu şad, mekânı cennet olsun— bana çocukluğumda sadece bir kez oyuncak araba alabilmişti. Basit, plastik bir arabaydı. Ama gelin görün ki, renginden tekerleklerindeki o tırtıklı desene kadar her ayrıntısı dün gibi aklımda. O günkü heyecanımı, kalbimin pır pır atışını ve babamın o hediyeyi uzatırken onun yüzüne yayılan gülümsemeyi asla unutmuyorum.

Oysa senin oğlunun odası muhtemelen ağzına kadar oyuncakla, teknolojiyle doludur. Ama korkarım ki, o yığınlar arasında hatırlayacağı, hikâyesi olan tek bir "plastik arabası" bile yok. Biz yokluğun terbiyesinden geçip varlığın kıymetini bildik; o ise sınırsız varlık içinde, hikayesi olan bir tane bile oyuncağa sahip değil. Ne acı ki, her şeye sahip olanın, özleyeceği hiçbir şeyi kalmıyor. 

Esas olan ise her şeyi olan çocuklar büyütmek değil, hikayesi olan çocuklar büyütmektir. 

Lütfen hayal kurma hakkını çocukların ellerinden almayın.