27.09.2026

HAFIZA VE EBEDE YOLCULUK


Sonu bir avuç toprakla biten bir ömrü yaşamak, er ya da geç her şey yok olup gidecekse kârlı bir ticaret sayılır mı? İnsana sadece "şu anın tadını çıkar" ya da "geride güzel bir iz bırak" demek yeterli gelir mi? Hiç sanmıyorum. Çünkü insan bir hayvan gibi sadece anı yaşamaz. Zihninde sürekli zamanı genişletir; geçmişe gider, geleceği hayal eder.

Eğer ölümden sonra mutlak bir yok oluş varsa, arkamızdan bırakacağımız o "temiz mana"nın ya da iyiliklerin artık bir anlamı kalmıyor. Eğer duymayacak ve  hissetmeyeceksek arkamızdan güzel şeyler söylenmesi bizim için ne ifade eder?

Bir tecrübenin bizde gerçekten karşılık bulması, onu bugün hatırlamamıza, bir resim gibi zihnimizde izleyebilmemize ve yad edebilmemize bağlı. Hatırlamadığımız bir şey bugün bizim için artık gerçekliğini yitirmiş demektir.

Tam da bu yüzden, insanın bütün yaşantısının kaydedilmesi ve bir gün önüne konması düşüncesi, sadece dini bir inanç değil, insan zihninin en temel ihtiyacı gibi duruyor. 

Hafızası ve anıları elinden alınmış bir sonsuzluk insana huzur verebilir mi? Acısıyla tatlısıyla yaşadığımız her şeyin bir gün bize iade edileceğini bilmek; harcanan ömrü de, çekilen acıları da anlamsız bir boşluk olmaktan çıkarıp gerçek bir anlam noktasına taşımıyor mu?

-----------------------------------------------------------------
"Bir zaman şiddetli bir hastalıkta, 'Melekü’l-Mevit olan Hazret-i Azrail Aleyhisselam’ın kabz-ı ruh hususundaki vazifesi' bana dehşetli göründü. 'Bu güzel, sevimli hayatı sönmeye ve mahvolmaya götüren bu vazife nasıl sevimli olabilir?' diye düşündüm.

Sonra imanın nuruyla ve Risale-i Nur’un dersiyle baktım, gördüm ki: Hazret-i Azrail Aleyhisselam, ruh adındaki o en kıymettar ve en muazzam cevher-i insanîyi ve o emanet-i İlahiyeyi zayi olmaktan, zevalden, tahripten ve çürümekten muhafaza etmek ve alem-i ervaha götürmek için görevlendirilmiş pek şirin, sevimli, emniyetli bir memur-u İlahîdir."

 Risale-i Nur'dan... 


7.09.2026

EMANETÇİYİZ


İnsanın bu dünyadaki en büyük yanılgısı, elinde tuttuğu her şeyi kendi mülkü sanması sanırım. Bizde bulunanları kendi irademizle var etmişiz gibi bir kibirle yaşıyoruz. Oysa zamanın akışıyla elimizde kayıp giden hiç bir şey hakikat noktasında bize ait değildir.

Bize ait olmayan bir varlık üzerinde dilediğimiz gibi tasarruf etme, onu hoyratça harcama hakkımız da olamaz. İşte bu mülkiyet iddiası bittiğinde, yerini derin bir emanet bilinci alır; insan kendi ömrüne hükmeden bir efendi değil, onu korumakla mükellef bir emanetçi olduğunu anlar. Bu noktadan itibaren bize bu canı lütfedenin koyduğu sınırlara uymak, bir kısıtlanma olmaktan çıkar.

İşte bu kabulleniş, insanın omzundaki en ağır yükü de ortadan kaldırır. Zaten sana ait olmayan bir şeyi kaybedemezsin; sadece onun seninle aynı zamandan geçerken bıraktığı izlere tanıklık edersin. Bu illüzyondan kurtulup sahiplik hırsından şahit olma bilincine geçtiğimizde, mahrumiyet korkusu biter ve geriye sadece derin bir teslimiyet kalır.


-----------------------------------------------------


"İşte bunlar Allah’ın koyduğu sınırlardır. Kim Allah’a ve Resûlüne itaat ederse (O'nun sınırlarını gözetirse), Allah onu altından ırmaklar akan cennetlere koyar; orada devamlı kalırlar. İşte büyük kurtuluş budur."

— Nisâ Suresi, 13. Âyet.