11.02.2026

DUMANLI SAYGI


Güneşli havayı bir lütuf bilip, kızlarımla şöyle bir nefes alalım, dışarıda biraz gezelim istemiştim. Karşı apartmanın giriş kapısı adeta kuytu bir tünel gibi kaldırımdan iki-üç metre kadar içeride kalıyordu.

Karşımızdaki lisenin öğrencileri bu "kör noktayı" çoktan keşfetmişlerdi. Ders çıkışında "demlenmek" için mesken tutmuşlardı orayı. Biz bankta otururken yine geldiler. Ellerinde bir şişe kola ve pet bardaklar... İçlerinden biri, kimsenin fark etmediğini sandığı ama aslında o kuytunun "raf" niyetine kullanılan köşesine elini attı, bir paket sigara çıkardı. O sırada kolalar da bardaklara doluyordu.

Kızlarımla tam karşılarında bir yerde oturuyorduk. Dikkatle ama hissettirmeden onları izliyordum. Bir süre sonra içlerinden biri, elinde bir bardak kolayla bana doğru yaklaşmaya başladı. Belli ki ikram edecekti.

"Kola içmiyorum, teşekkür ederim," dedim ve usulca ekledim: "Ben bir öğretmenim, biliyor musunuz?"
Durakladılar, eller havada kaldı, birbirlerine bakmaya başladılar. O cesaretin yerini hafif bir tedirginlik, bir mahcubiyet aldı. Sohbeti biraz açmak istedim:

"Aranızda en tiryaki kim bakalım?"

Hemen sigara içmeyen bir arkadaşlarını işaret ettiler. Akıllarınca hedef şaşırtıyorlardı. Elimle diğerlerine de "yanıma gelin" işareti yaptım. Çekine çekine geldiler.

"Sigara içmek için daha nezih, daha ferah bir yer bulsanız olmaz mı? Burası pek tekin durmuyor; hem apartman girişi, hem mahalle arası," dedim.

Grubun sözcüsü gibi duran "bay tiryaki" omuzlarını silkti: "Hocam nezih bir yer yok ki..."

"Neden?" dedim, "Okulun yanındaki o yemyeşil park güzel bir yer değil mi? Oraya gitseniz ya..."

Mahcup bir sesle cevap verdi: "Ama oradan öğretmenler geçiyor hocam..."

"Öğretmenden neden çekiniyorsunuz?" diye sordum. "Saygımızdan..." dediler, "Görmesinler, ayıp olur."

Gülümsedim:

"Gençler," dedim. "Sigara bir saygı aygıtı değildir ki... Bu tamamen sizin sağlığınızla, size emanet edilen canla ilgili bir durum.
Diyelim ki siz öğretmene duyduğunuz saygıdan dolayı o sigarayı saklıyorsunuz, peki kendi bedeninize neden aynı saygıyı duymuyorsunuz? Asıl saygısızlık, insanın kendi gençliğine, kendi emanetine kıyması değil midir? Başkasından utanıp sakladığınız şeyi, kendinize reva görmeyin..." 

Başlarını öne eğdiler. Tabi ki o an sigarayı ellerinden atmalarını beklemiyordum. Amacım da bu değildi zaten. İstediğim şey, zihinlerine bir soru işareti bırakmaktı. Zaman geçtikçe büyüyecek ve onlara 'ben ne yapıyorum?' dedirtecek bir soru işareti. Sanırım bunu da bir miktar başarmıştım.

(24 Nisan 2013)

5.02.2026

HAYAL KURMA HAKKI

Şark köşesi ferahlığında döşenmiş o geniş balkonda, akşam rüzgârının "üful üful" esen serinliğini hissederek oturuyorduk. Sohbetimiz, rüzgârın ritmine ayak uydurmuş, iyice derinleşmişti. Söz bazen memleketin ahvaline uzanıyor, bazen de ticaretin yorgunluklarına ve istikbale dair beklentilere dokunup geçiyordu.

Kapalıçarşı’nın hatırı sayılır, varlıklı kuyumcularından birinde misafirdim. Sohbetin en koyu yerinde yüzündeki tebessüm dondu; yerini derin bir ciddiyete ve inkisara bıraktı. Eliyle, biraz ötede duran on dört-on beş yaşlarındaki benim de sınıf öğretmeni olduğum oğlunu işaret etti: 

"Hocam! Ben ne yaparsam yapayım, şu çocuğu bir türlü memnun edemiyorum. İstediği her şeyi, daha ağzından çıkar çıkmaz önüne seriyorum; lakin nafile... O memnuniyetsizliği, o tatminsiz hali beni kahrediyor."

Bu sözler üzerine içim burkuldu. Garip bir şekilde, evladının istediği basit bir oyuncağı maddi imkânsızlık yüzünden alamayan bir mahcup babaya duyduğum hüzünden daha fazlasını hissettim onun için. Zira o baba yoklukla sınanıyordu; bu baba ise varlıkla.

Bu satırları aslında 2012 yılında kaleme almışım. Geçenlerde tozlu arşivimi tararken karşıma çıktı. Okuyunca duraksadım, geçen zamana biraz da hayıflandım doğrusu.

Bugün o balkonda, o dertli baba ile yeniden oturuyor olsaydık, muhtemelen ona şunları söylerdim:

"Aziz dostum, mutluluk dediğimiz o efsunlu his; bir şeye sahip olmakta değil, onun yokluğunda varlığının hayalini kurabilmekte saklıdır. Siz, evlatlarınıza arzuladıkları her şeyi, daha onlar 'arzu' nedir, 'beklemek' nedir bilmeden vererek, onları dünyanın en büyük hazinesinden; 'hayal kurma zevkinden' mahrum bırakıyorsunuz."

Rahmetli babam —ruhu şad, mekânı cennet olsun— bana çocukluğumda sadece bir kez oyuncak araba alabilmişti. Basit, plastik bir arabaydı. Ama gelin görün ki, renginden tekerleklerindeki o tırtıklı desene kadar her ayrıntısı dün gibi aklımda. O günkü heyecanımı, kalbimin pır pır atışını ve babamın o hediyeyi uzatırken onun yüzüne yayılan gülümsemeyi asla unutmuyorum.

Oysa senin oğlunun odası muhtemelen ağzına kadar oyuncakla, teknolojiyle doludur. Ama korkarım ki, o yığınlar arasında hatırlayacağı, hikâyesi olan tek bir "plastik arabası" bile yok. Biz yokluğun terbiyesinden geçip varlığın kıymetini bildik; o ise sınırsız varlık içinde, hikayesi olan bir tane bile oyuncağa sahip değil. Ne acı ki, her şeye sahip olanın, özleyeceği hiçbir şeyi kalmıyor. 

Esas olan ise her şeyi olan çocuklar büyütmek değil, hikayesi olan çocuklar büyütmektir. 

Lütfen hayal kurma hakkını çocukların ellerinden almayın.

31.01.2026

SABIR: EN ÇOK ÖVÜLEN VASIF


Haklı olmak, o an ve derhal bir sonuç alınacağı, kazancın hemen geleceği anlamına gelmez. Hakikat, bazen toprağın altındaki tohum gibidir; filizlenmesi zaman ister. Ancak hak ve doğru üzerinde sabit kalan, istikametini bozmayan kimse, uzun vadede asla hayal kırıklığına (inkisara) uğramaz. Tarih, geçici rüzgarlara kapılmayıp doğrulukta direnenlerin nihai zaferine her zaman şahittir.

Sen şartlar ne olursa olsun karakterinden ödün verme. Eğip bükmeden, bahanelere sığınmadan sadece hak üzerinde dimdik dur! Ve sabrı kendine zırh edin. Unutma ki sabır; sadece beklemek değil, bekleme sürecinde duruşunu bozmamaktır.

Rabbimiz, bu zorlu hayat yolculuğunda sabrı kuşananları Kuran-ı Kerim’de pek çok müjde ile övmüştür:

"İşte onlara, hak yolda sabır ve sebat göstermelerine karşılık, kendilerine cennetin üstün sarayları verilecek. Oraya selamla, hürmetle buyur edileceklerdir" (Furkan Suresi, 75)

"İşte onlar, gösterdikleri sabır ve sebattan dolayı çifte mükâfat alırlar. Onlar kötülüğe iyilikle mukabele eder ve kendilerine nasib ettiğimiz mallardan, Allah yolunda harcarlar." (Kasas Suresi, 54)

"Sizi mutlaka imtihan edeceğiz, ta ki içinizden mücahede edenleri, sabır ve sebat gösterenleri tanıyacak ve gösterdiğiniz yararlılıkları imtihan meydanlarında örnek göstereceğiz" (Muhammed Suresi, 31)

23.01.2026

FAİLİ MEÇHUL DEĞİL, FAİLİ MEŞHUR

 

Agnostizm "Tanrı bilinemez" demiş. Bu yüzden Tanrının varlığına ve yokluğuna aynı mesafede olduklarını iddia ediyorlar. 
Ama ikisi aynı şey değil. 
Mesela bir yerde bir suç işlendiyse, failin ortalarda görünmemesi suçlunun yokluğuna mı işaret eder? 
Elbette öyle değil. Oysa agnostizmin çıkış noktası bu.
Halbuki, olay yeri inceleme gelir, kanıt toplamaya başlar. Topladığı kanıtları bir araya getirir ve bunlar üzerinden akıl yürüterek suçun nasıl işlendiğini anlamaya çalışır. Buradan da suçlunun kimliğine ulaşmaya çalışır. 
İnsan da Evrende olup biten sınırsız faaliyetten kanıtlar toplar, o kanıtları bir araya getirir. O kanıtlar üzerine akıl yürütür, o akıl yürütme üzerinden o mekanizmanın nasıl işlediğini anlamaya çalışır. Buradan da o mekanizmayı kuran ve işletene yani Yaratıcıya ulaşır. 
Reddetmek/kabul etmek ayrıdır; bütün yönleri ile tanımamak/tanımlayamamak ayrıdır. 
İslam tasavvufu da Allah'ın (c.c) bütünüyle bilinemeyeceğinden bahseder. Ama Güneşin su damlalarındaki akisleri gibi, Allah'ın(c.c) da eserlerinden insanın sınırlı kavrayışı ölçüsünde bilinebileceğini ifade eder.
Aynen bir arifin dediği gibi:

"Mârûfsun, bilinmez Zât’ın,
Her şeyi kaplamış tahtın;
Görenler görmüştür Sen’i,
Gözsüzlere pinhân Rabb’im!
Bildim diyenler aldandı,
Bilmeyenler nâra yandı;
Gönlümde kenzen bilindin;
Âşıklara Sübhân Rabb’im!"

25.11.2025

KELEBEK ETKİSİ



"İşe yaramaz" deme!
Küçük dokunuşlardır mucizevi sonuçlar doğuran.
Buna "Kelebek Etkisi" denir ki, şöyledir: 'Afrika'da bir kelebek kanat çırpar, Amerika'da fırtına kopar.'
Böylece Cenâb-ı Hak, çok küçük şeylere, pek büyük işler yaptırmak suretiyle kudret ve azametini gösterir.