30.04.2026

KUSUR AVCILIĞI


Geçtiğimiz günlerde bir meslektaşımla bir tartışmanın içinde buldum kendimi. Konu dönüp dolaşıp insanların, özellikle de gençlerin "kusurlarına" geldi. Şu soruyu sormadan edemedim: İnsan neden ısrarla başkalarının kusurlarını araştırır? Neden başkalarının hatası üzerine bu kadar çok kelime tüketir?

Bir insanda kendimizce bir kusur bulduğumuzda, o kusura o kadar çok odaklanıyoruz ki, o kişinin diğer tüm pozitif değerlerini çöpe atıyoruz. Bir hata yüzünden birine düşman olduğumuzda veya onu yargıladığımızda; o insanın pek çok güzel özelliğini göremez hale geliyoruz.

Bediüzaman Said Nursi ne güzel söyler: 'Bir gemide dokuz cani ve bir masum olsa, o gemi batırılamaz. Bir insanda dokuz kötü vasıf ve bir tane güzel vasıf olsa o insana düşman olamazsın." Kaldı ki kaç insan dünya yüzünde bu haldedir? Birini sadece kusuru üzerinden tanımlamak, onu bir "insan" olmaktan çıkarıp bir "problem" haline getirmek değil midir? 

İşin garibi, bunu çoğu zaman "ıslah etmek" veya "daha iyiye ulaştırmak" kılıfı altında yapıyoruz. Ancak bugüne kadar sadece kusurları işaret ederek, insanları hataları üzerinden yargılayarak ulaşılan tek bir "olumlu sonuç" görmedim. Tam aksine; kusurları büyüteç altına aldığımızda, aradaki o gönül köprülerini birer birer yıkıyoruz.

İnsanlar, özellikle de yolun başındaki gençler, kendilerine söylenen süslü cümlelerden çok, karşılarındaki insanın davranışlarını kopyalarlar. Biz ne kadar "doğru olanı" anlatırsak anlatalım, eğer yaşantımıza o doğruların güzelliği yansıtamadıysak, sözlerimiz uçup gider.

Asıl mesele, bir kusurun etrafında doğru olanı yaşamaktır. Doğruya aşina olan vicdan sizden saçılan ışığı bir gün mutlaka görecektir. "Dinde zorlama yoktur. Doğru yol, sapıklıktan, hak batıldan ayrılıp belli olmuştur." ayetinden ben ancak bunu anlıyorum. Işığı yakmak yerine karanlığı dövmek, sadece bizi yorar; karanlığı yok etmez.

Kısacası, gelin, insanların eksiklerini avlamaktan vazgeçelim. Bir insanın onurunu ve potansiyelini, onun hatalarına saldırarak değil; iyi özelliklerine tutunarak ortaya çıkaramaya çalışalım. Çünkü dünya, kusur bulanlara değil, o kusurların içinde dahi güzelliği yaşatabilenlere muhtaç.

17.04.2026

TOPLUMSAL BAĞIŞIKLIK


İnsanın bağışıklık sistemi, mikropların vücudu rahatsız etmesi ile güçlenir.
Sosyal hayat bundan ayrı değildir.
Bırakın mikroplar toplumu birazcık rahatsız etsin ve teyakkuza sevk etsin.
Sadece mikropların o toplumu esir almasına izin vermeyin, yeter.

9.04.2026

RUHSAL DOYUMA GİDEN YOL


Eğer bir şeyi ne kadar eksik öğrendiysen, "mükemmel" denilen noktaya ulaşman o kadar zorlaşıyor. Sanki temeli yamuk atılmış bir bina gibi; kat çıktıkça eğrilik daha da göze batıyor. Mükemmeli bulmanın tek yolu var: o şeyi bilmediğine kendini ikna etmek, yani o şeyi tamamen unutmak.

Geçen gün ney üflerken bu gerçek ete kemiğe büründü sanki. Çok sevdiğim bir parçayı daha önce notaya bakmadan, tamamen kulaktan dolma bir şekilde üflemeyi öğrenmiştim. Bu kez ise notalarına bakarak üfleyeyim dedim. Gözüm notayı görüyor, zihnim "şöyle yapmalısın" diyor ama o eski alışkanlık, o hatalı kas hafızası devreye girip her şeyi bozuyordu. Sanki notayla üflemeyi hiç bilmiyormuşum gibi bir tıkanıklık...

Zihin garip bir mekanizma. Kendini sıfırlamak hiç de kolay bir iş değil. Sürekli sana "sen zaten yapıyorsun, biliyorsun" diyor. Oysa o çok bilmişlik, o kibir, bizi gerçek ustalığın uzağına fırlatıyor.

-----------------------------------------------------------------------------------
Kuran-ı Kerim'de Allah (c.c) Hz. Muhammet (s.a.v) ümmiliğine bir kaç yerde olumlu anlamda atıfta bulunur.

Eğer Hz. Peygamber'in zihni o günün felsefesiyle, edebiyatıyla veya diğer dinlerin teolojik tartışmalarıyla dolu olsaydı; gelen ilahi mesaj o zihni müktesebatına takılmaz mıydı? Bir neyzenin notasız çalarken araya kendi yorumunu katması gibi, belki de o saf vahye insani bir tortu karışabilirdi.

O zaman Hz. Muhammet'in (s.a.v) ümmiliği, aslında bir eksiklik değil, muazzam bir "hazır olma" haliydi. Böylece onun (s.a.v) zihni ve kalbi, beşeri olanlardan uzak, sadece ilahi olana ayna olabildi. Bu durum ise kendisine gelen vahyi en saf haliyle, hiç bozmadan sunabilme olanağını verdi.

"Onlar ki, yanlarındaki Tevrat ve İncil'de yazılı buldukları o elçiye, o Ümmi Peygamber'e uyarlar..." (A’râf Suresi, 157. Ayet)

Bizler de hayatın içinde bir konuda ustalığa ulaşmak istiyorsak, belki de önce kendi 'ümmi'liğimize dönmeyi denemeliyiz.

Ney'in perdesine basarken, bir fizik problemi çözerken ya da bir insanı anlamaya çalışırken; sanki onu ilk kez duyuyormuş, ilk kez görüyormuş gibi davranmamız gerekiyor. Belki de bu yüzden Nietzsche, "unutmayı" bir erdem, hatta yaşam için bir gereklilik olarak görüyordu.

Demek ki, ruhsal ve bilişsel doyuma giden yol, mükemmel olduğunu inanmaktan değil, zihne "bilmiyorum" cümlesini söyletebilmekten geçiyor.

1.04.2026

GERÇEK DOST


Güçlüyken, kudretliyken herkes yanında olur zaten... Sakın buna aldanma!
Sen zayıfken, düşmüşken yanında kim var, iyi bak...
...gerçek dostların onlardır!
...ve onları asla unutma!

--------------------------------------------------------------

Hz. Hatice'nin vefatından yıllar sonra bile Peygamber Efendimiz (s.a.v) onu hiç unutmaz, evde ne zaman bir kurban kesilse etinden Hz. Hatice'nin eski dostlarına da gönderirdi. Bir gün Hz. Ayşe annemiz, bu tükenmeyen sevgi ve vefa karşısında dayanamayıp "Allah sana ondan daha genç ve hayırlı eşler verdi, neden hâlâ onu anıyorsun?" diye sorduğunda, Peygamber Efendimiz (s.a.v) şöyle cevap verir:

"Hayır, Allah bana ondan daha hayırlısını vermedi. Bütün insanlar bana sırtını dönmüşken o bana inandı. Herkes beni yalanlarken o beni tasdik etti. İnsanlar benden mallarını esirgerken o bütün servetiyle bana destek oldu. Ve Allah bana ondan evlatlar nasip etti."

26.03.2026

İNSAN İNSANIN AYNASIDIR


Bazen insana hayret ediyorum.
Her kim bir kişiyi ne kadar çok tenkit eder ve eleştirirse, o kişiye o kadar çok benzemeye başlıyor.

Nietzsche boşuna söylememiş bunu:"Canavarlarla savaşan kişi, bu süreçte kendisinin de bir canavara dönüşmemesine dikkat etmelidir. Çünkü siz uçuruma uzun süre bakarsanız, uçurum da sizin içinize bakmaya başlar."

O yüzden bir insanın yanlışını ifşa etmektense, direk yada dolaylı yoldan doğruyu hatırlatmak ve doğruyu tavsiye etmek ona benzememek açısından çok daha güvenli....
-------------------------------------------------------
(İbrahim Suresi, 24-26. ayetler:)
"Görmedin mi Allah nasıl bir misal getirdi? Güzel bir söz, kökü (yerde) sabit, dalları gökte olan güzel bir ağaç gibidir. O ağaç, Rabbinin izniyle her zaman meyvesini verir... Kötü bir sözün misali de, yerden koparılmış, ayakta durma imkânı olmayan kötü bir ağaç gibidir."

(Hadis-i şerif )
"Ashabımdan hiç kimse, bir diğeri hakkında bana hoşlanmayacağım bir söz (şikayet, gıybet, kötüleme) ulaştırmasın. Çünkü ben, sizin karşınıza 'Kalbi Selim' (tertemiz, huzurlu ve önyargısız bir kalp) ile çıkmak istiyorum."

19.03.2026

KİTAP İÇİNDE KİTAP



Öğretmenlikte on yılları devirmeme rağmen bazen bir konuyu incelerken 'bunu daha önce nasıl fark etmemişim' dediğim ne çok ayrıntıyla karşılaşıyorum.

-Bu kainat öyle bir kitap ki, her kelimesi içinde küçük kalemle bir kitap yazılmış; her harfi içinde ince kalemle muntazam bir kaside yazılmış; her sahifesi çok kitapları tazammun eder..-

----Sözler, Bediüzzaman Said Nursi...

14.03.2026

HAYAT, KAİNATI RUHUDUR


Yapılan araştırmalar yürüyüş yapmanın, problem çözme mekanizmalarını tetikleyen en etkili aktivitelerden biri olduğunu söylüyor. Hatta yürümek üretken düşünceyi %60 oranında artırıyormuş. Bugün yemek sonrası yürüyüşümü yaparken daha önce hiç fark etmediğim bir düşünce beliriverdi zihnimde.

Hemen yanı başımızda yükselen 15-20 katlı inşaata bakarken onu gri betonlar, üst üste binmiş katlar, demir yığınları olarak gördüm. Bir an için bana o kadar anlamsız, o kadar soğuk o kadar yabancı geldi ki. "Neden?" dedim içimden, "Bu devasa kütleleri neden inşa ediyoruz?" Cıvıl cıvıl hayat dolu olan ve her bir köşesi ayrı bir sanat meşheri olan muazzam doğanın içine bu ruhsuz binaları neden dikiyoruz?

Sonra o pencerelerin ardında bir gün birilerinin oturacağını düşündüm. Orada insanların nefes alacağını, huzur bulacağını, bir sofranın kurulacağını, bir çocuğun sesinin duvarlarda yankılanacağını... İşte o an o soğuk beton bir anlam ve bir ruh kazandı. Bir anda o beton yığını hayatın değmesiyle şenleniverdi gözümde.

Evet, şurası kesin: Hayat, değdiği her şeyi madde olmaktan çıkarıp manaya dönüştüren tek güç.
Aslında formül çok net:
Hayat yoksa binalar sadece taş yığını.
Hayat yoksa şehirler birer harabe.
Hayat yoksa bu uçsuz bucaksız kainat, zifiri karanlıkta dönüp duran devasa ve karanlık cisimlerden başka bir şey değil.

Anlamı veren, rengi katan, o gizemli dokunuşu yapan sadece hayattır. Eğer durum buysa, hayata hizmet eden her eylem en derin manasıyla kutsaldır. Hayatı eksilten, onu yok sayan veya karanlığa boğan her ne varsa; o da aynı şiddetle reddedilmeli, kalbimizde ve zihnimizde mahkum edilmelidir.

Artık sadece "barınacak kutular" inşa etmeyi bırakmalı insanlar. Mimari hayatı öncelemeli; insanın ruhuna dokunan, konforunu değil huzurunu hedefleyen, hayatı daha renkli ve anlamlı kılacak alanlar kurmalı. Binalarımızı betonun soğukluğuna göre değil, hayatın o muazzam sihrine göre tasarlamalı. Çünkü hayatın olmadığı yerde, her şey bir hiçlikten ibarettir.

13.03.2026

YOL AÇMAK KADERİN İŞİ



İstanbul'daki onuncu ve sonuncu yılımdan bir kare...
AP Physics dersleri vesilesiyle on yıl ara verdiğim İngilizce Fizik öğretimine o yıl usulca tekrar itelenmiştim.
Oysa kader biliyormuş, bir kaç ay sonra öğretmenlik haklarımın elimden alınacağını...
Oysa kader biliyormuş, dibinde ders yaptığım, uçak gürültülerinin sesime karıştığı o havaalanından bir kaç ay sonra tekrar başka diyarlara yelken açacağımı..
Kader biliyormuş....
..ve ben de artık biliyorum, yol açmak kaderin işi. Bana ise neyi tercih edeceğim kalıyor...

8.03.2026

YOLA REVAN OL


Size imkansızı fısıldayanlara kulaklarınızı kapatın.
Ve unutmayın: İnsanı yoran yolda olması değil, yolun sonunu bulamamasıdır.
O yüzden yolun sonunu aramamalı...
Yola revan olmalı...
Maksuda varmanın tadı bir anlık iken, yolda olmanın tadı yol boyunca sana eşlik eder.
Zaten doyumsuzluğu besleyen de sabır ve emek ile yoğurulmadan çarçabuk elde edilen semere değil midir?

2.03.2026

MÜKAFATI SINIRSIZ İBADET: ORUÇ


Oruç, boş bir mukaveleye imza atmak gibidir. Mümin, sahurla birlikte bu sözleşmenin altına imzasını atar; mukaveleye yazılacak rakamı, yani bu eşsiz sabrın mükafatını ise bizzat orucu emreden Rabbimiz, Kendi sonsuz cömertliğiyle takdir eder.

Sahih-i Buhari ve Müslim’de Allah Resulü (sallahü aleyhi vessellem) şöyle buyurduğu nakledilir:

"Âdemoğlunun işlediği her hayır işi için on katından yedi yüz katına kadar sevap yazılır. Allah Teâlâ buyurdu ki: 'Oruç müstesna! Çünkü o benim içindir ve onun mükâfatını (miktarını belirtmeksizin) bizzat Ben vereceğim.'
----------  
Not: Futbol dünyasında "boş mukaveleye imza atmak", bir futbolcunun kulübüne duyduğu sonsuz güveni ve vefayı temsil eder. "Rakam ne olursa olsun, razıyım çünkü ben renklerime bağlıyım" demektir.  

27.02.2026

ZİHİN İNŞA EDEN KÜÇÜK SORULAR


Bana Fizik bilimini kim mi öğretiyor? Soru soran öğrencilerim..
Benim görmediklerimi görüyorlar. Benim önemsemediklerimi önemsiyorlar. Ve o detayları bana soru olarak birer birer soruyorlar.

İnsan çoğu kez bir kabulün parçası olur. Eğer bir kabulün parçası olursan kendine soru sormayı başaramazsın, o kabulü sorgulayamazsın.

O zaman birilerinin sana soru sormasına izin ver. İnsanların soru sormasını teşvik et. Cevabı bilmiyorsan, bilmiyorum, de. Ama cevap bulmak için de gayret et. Farkındalık ve ilerleme ancak bu şekilde gerçekleşir.

20.02.2026

MENZİLİ DOĞRU ÇİZMEK


Eskiden bir işe niyetlendiğimde sorulan 'Kazancın ne olacak?' sorusu, içimde tarifi zor bir huzursuzluk ve tiksinti uyandırırdı. Şimdi anlıyorum ki; aslında soru doğruydu, sadece hedefi yanlıştı.

Asıl sorulması gereken şuydu: 'Bu gayretin, senin en uzak geleceğine, yani sonsuzluğuna ne katacak?' Mademki ebedi yurdumuzu buradaki iyilik ve güzelliklerle inşa ediyoruz ve asıl hayatımızı orada yaşayacağız; o halde her emeğin ucu oraya dokunmalıydı. Zira Efendimiz’in (sav) buyurduğu gibi; 'Müminin niyeti, amelinden hayırlıdır.' Niyetimizi o en uzak ufka kilitlediğimizde; ailemizin geçimini sağlamak veya birinin yükünü hafifletmek gibi dünyevi ameller, o büyük niyetin içinde filizlenip ebedi birer kazancı netice veriyor. Ve biz bakışımızı o asıl menzile hedeflediğimizde, dünya o uzun yolculukta kendiliğinden inşa olan bir ara durağa dönüşüyor.

Fakat zamanla bu sorunun hedefi sapmış ve dünyanın sadece fani zevklere bakan o sığ yüzüne, yani 'Bu dünya adına ne kazanacaksın?' sorusuna hapsolmuş. Bediüzzaman’ın o meşhur tasnifiyle bakarsak, dünyanın aslında üç yüzü vardır: Biri Esma-i İlahiyeye bakar; bir sanat eseri gibi Yaratıcı’yı anlatır. Diğeri ahirete bakar; dünya bir tarladır, burada eker orada biçersiniz. Üçüncüsü ise geçici zevklere ve insanın heveslerine bakan fani yüzüdür. İşte o 'ne kazanacaksın?' sorusu, ruhumu dünyanın sadece bu üçüncü yüzüne hapsetmek istediği için o haklı tiksintiyi uyandırıyormuş.

Sanırım sadece ve sadece üç günlük bir dünya için ter dökmeyi tek gaye edinemeyen ruhum ve vicdanım, bu niyet kayması nedeniyle o soruya karşı bu denli büyük bir tiksinti duymuş. Halbuki niyetimizi sonsuzluğa diktiğimizde, dünya zaten bu uzun yolculuk içinde hak ettiği o küçük yerini kendiliğinden buluyor. 

Öyleyse her ne yaparsa yapsın, insanın hedefi o uzun geleceğe matuf olmalı… Yolun sonundaki elmas kıymetindeki kazançları, yol üzerindeki çakıl taşlarına feda etmemeliyiz.

13.02.2026

BABADAN KIZINA KALEMİN YOLCULUĞU


Kızım, üniversite eğitimi için yanımızdan ayrıldığında, bizi özlediği anlarda sığınabileceği bir liman olsun diye daha önce kaleme aldığım hikayelerimi küçük bir kitapçık haline getirip ona vermiştim.

Geçenlerde o satırları tekrar okumuş. "Baba," dedi, "bu hikayeler gerçekten çok etkileyici. Bunları neden gerçek bir kitap haline getirmiyorsun?" Bu teklifi duyunca tebessüm ettim, "Neden olmasın?" dedim. 

İşin ilginç tarafı şu ki; ablasının vefatının ardından onun yazdığı bir metni görünce kaleminin ne kadar güçlü olduğunu fark etmiş ve ona yazmaya devam etmesini öğütlemiştim. Ancak o henüz böyle bir ihtiyaç hissetmemişti. Zira yazmak, aslında ruhun bir ihtiyacıdır. Bir noktadan sonra sadece yazmış olmak için yazılmaz; içindekiler taşmaya başlayınca dökülür kağıda.

Şimdi onun bu tavsiyesine uyuyorum. Biriktirdiğim, demlenmeye bıraktığım o hikayeleri gün yüzüne çıkarıyorum. İlk adım olarak bu hikayeleri, ismini "Yolum Bozkırdan Geçti" koyduğum blog sayfamda paylaşmaya başlayacağım. Orada her bir hikaye peyderpey yerini bulacak ve belli bir hacme ulaştığında ise inşallah hepsini bir kitapta toplayacağım.

Hikayelerimin ilk durağına aşağıdaki bağlantıdan ulaşabilirsiniz:

YOLUM BOZKIRDAN GEÇTİ

11.02.2026

DUMANLI SAYGI


Güneşli havayı bir lütuf bilip, kızlarımla şöyle bir nefes alalım, dışarıda biraz gezelim istemiştim. Karşı apartmanın giriş kapısı adeta kuytu bir tünel gibi kaldırımdan iki-üç metre kadar içeride kalıyordu.

Karşımızdaki lisenin öğrencileri bu "kör noktayı" çoktan keşfetmişlerdi. Ders çıkışında "demlenmek" için mesken tutmuşlardı orayı. Biz bankta otururken yine geldiler. Ellerinde bir şişe kola ve pet bardaklar... İçlerinden biri, kimsenin fark etmediğini sandığı ama aslında o kuytunun "raf" niyetine kullanılan köşesine elini attı, bir paket sigara çıkardı. O sırada kolalar da bardaklara doluyordu.

Kızlarımla tam karşılarında bir yerde oturuyorduk. Dikkatle ama hissettirmeden onları izliyordum. Bir süre sonra içlerinden biri, elinde bir bardak kolayla bana doğru yaklaşmaya başladı. Belli ki ikram edecekti.

"Kola içmiyorum, teşekkür ederim," dedim ve usulca ekledim: "Ben bir öğretmenim, biliyor musunuz?"
Durakladılar, eller havada kaldı, birbirlerine bakmaya başladılar. O cesaretin yerini hafif bir tedirginlik, bir mahcubiyet aldı. Sohbeti biraz açmak istedim:

"Aranızda en tiryaki kim bakalım?"

Hemen sigara içmeyen bir arkadaşlarını işaret ettiler. Akıllarınca hedef şaşırtıyorlardı. Elimle diğerlerine de "yanıma gelin" işareti yaptım. Çekine çekine geldiler.

"Sigara içmek için daha nezih, daha ferah bir yer bulsanız olmaz mı? Burası pek tekin durmuyor; hem apartman girişi, hem mahalle arası," dedim.

Grubun sözcüsü gibi duran "bay tiryaki" omuzlarını silkti: "Hocam nezih bir yer yok ki..."

"Neden?" dedim, "Okulun yanındaki o yemyeşil park güzel bir yer değil mi? Oraya gitseniz ya..."

Mahcup bir sesle cevap verdi: "Ama oradan öğretmenler geçiyor hocam..."

"Öğretmenden neden çekiniyorsunuz?" diye sordum. "Saygımızdan..." dediler, "Görmesinler, ayıp olur."

Gülümsedim:

"Gençler," dedim. "Sigara bir saygı aygıtı değildir ki... Bu tamamen sizin sağlığınızla, size emanet edilen canla ilgili bir durum.
Diyelim ki siz öğretmene duyduğunuz saygıdan dolayı o sigarayı saklıyorsunuz, peki kendi bedeninize neden aynı saygıyı duymuyorsunuz? Asıl saygısızlık, insanın kendi gençliğine, kendi emanetine kıyması değil midir? Başkasından utanıp sakladığınız şeyi, kendinize reva görmeyin..." 

Başlarını öne eğdiler. Tabi ki o an sigarayı ellerinden atmalarını beklemiyordum. Amacım da bu değildi zaten. İstediğim şey, zihinlerine bir soru işareti bırakmaktı. Zaman geçtikçe büyüyecek ve onlara 'ben ne yapıyorum?' dedirtecek bir soru işareti. Sanırım bunu da bir miktar başarmıştım.

(24 Nisan 2013)

5.02.2026

HAYAL KURMA HAKKI

Şark köşesi ferahlığında döşenmiş o geniş balkonda, akşam rüzgârının "üful üful" esen serinliğini hissederek oturuyorduk. Sohbetimiz, rüzgârın ritmine ayak uydurmuş, iyice derinleşmişti. Söz bazen memleketin ahvaline uzanıyor, bazen de ticaretin yorgunluklarına ve istikbale dair beklentilere dokunup geçiyordu.

Kapalıçarşı’nın hatırı sayılır, varlıklı kuyumcularından birinde misafirdim. Sohbetin en koyu yerinde yüzündeki tebessüm dondu; yerini derin bir ciddiyete ve inkisara bıraktı. Eliyle, biraz ötede duran on dört-on beş yaşlarındaki benim de sınıf öğretmeni olduğum oğlunu işaret etti: 

"Hocam! Ben ne yaparsam yapayım, şu çocuğu bir türlü memnun edemiyorum. İstediği her şeyi, daha ağzından çıkar çıkmaz önüne seriyorum; lakin nafile... O memnuniyetsizliği, o tatminsiz hali beni kahrediyor."

Bu sözler üzerine içim burkuldu. Garip bir şekilde, evladının istediği basit bir oyuncağı maddi imkânsızlık yüzünden alamayan bir mahcup babaya duyduğum hüzünden daha fazlasını hissettim onun için. Zira o baba yoklukla sınanıyordu; bu baba ise varlıkla.

Bu satırları aslında 2012 yılında kaleme almışım. Geçenlerde tozlu arşivimi tararken karşıma çıktı. Okuyunca duraksadım, geçen zamana biraz da hayıflandım doğrusu.

Bugün o balkonda, o dertli baba ile yeniden oturuyor olsaydık, muhtemelen ona şunları söylerdim:

"Aziz dostum, mutluluk dediğimiz o efsunlu his; bir şeye sahip olmakta değil, onun yokluğunda varlığının hayalini kurabilmekte saklıdır. Siz, evlatlarınıza arzuladıkları her şeyi, daha onlar 'arzu' nedir, 'beklemek' nedir bilmeden vererek, onları dünyanın en büyük hazinesinden; 'hayal kurma zevkinden' mahrum bırakıyorsunuz."

Rahmetli babam —ruhu şad, mekânı cennet olsun— bana çocukluğumda sadece bir kez oyuncak araba alabilmişti. Basit, plastik bir arabaydı. Ama gelin görün ki, renginden tekerleklerindeki o tırtıklı desene kadar her ayrıntısı dün gibi aklımda. O günkü heyecanımı, kalbimin pır pır atışını ve babamın o hediyeyi uzatırken onun yüzüne yayılan gülümsemeyi asla unutmuyorum.

Oysa senin oğlunun odası muhtemelen ağzına kadar oyuncakla, teknolojiyle doludur. Ama korkarım ki, o yığınlar arasında hatırlayacağı, hikâyesi olan tek bir "plastik arabası" bile yok. Biz yokluğun terbiyesinden geçip varlığın kıymetini bildik; o ise sınırsız varlık içinde, hikayesi olan bir tane bile oyuncağa sahip değil. Ne acı ki, her şeye sahip olanın, özleyeceği hiçbir şeyi kalmıyor. 

Esas olan ise her şeyi olan çocuklar büyütmek değil, hikayesi olan çocuklar büyütmektir. 

Lütfen hayal kurma hakkını çocukların ellerinden almayın.

31.01.2026

SABIR: EN ÇOK ÖVÜLEN VASIF


Haklı olmak, o an ve derhal bir sonuç alınacağı, kazancın hemen geleceği anlamına gelmez. Hakikat, bazen toprağın altındaki tohum gibidir; filizlenmesi zaman ister. Ancak hak ve doğru üzerinde sabit kalan, istikametini bozmayan kimse, uzun vadede asla hayal kırıklığına (inkisara) uğramaz. Tarih, geçici rüzgarlara kapılmayıp doğrulukta direnenlerin nihai zaferine her zaman şahittir.

Sen şartlar ne olursa olsun karakterinden ödün verme. Eğip bükmeden, bahanelere sığınmadan sadece hak üzerinde dimdik dur! Ve sabrı kendine zırh edin. Unutma ki sabır; sadece beklemek değil, bekleme sürecinde duruşunu bozmamaktır.

Rabbimiz, bu zorlu hayat yolculuğunda sabrı kuşananları Kuran-ı Kerim’de pek çok müjde ile övmüştür:

"İşte onlara, hak yolda sabır ve sebat göstermelerine karşılık, kendilerine cennetin üstün sarayları verilecek. Oraya selamla, hürmetle buyur edileceklerdir" (Furkan Suresi, 75)

"İşte onlar, gösterdikleri sabır ve sebattan dolayı çifte mükâfat alırlar. Onlar kötülüğe iyilikle mukabele eder ve kendilerine nasib ettiğimiz mallardan, Allah yolunda harcarlar." (Kasas Suresi, 54)

"Sizi mutlaka imtihan edeceğiz, ta ki içinizden mücahede edenleri, sabır ve sebat gösterenleri tanıyacak ve gösterdiğiniz yararlılıkları imtihan meydanlarında örnek göstereceğiz" (Muhammed Suresi, 31)

23.01.2026

FAİLİ MEÇHUL DEĞİL, FAİLİ MEŞHUR

 

Agnostizm "Tanrı bilinemez" demiş. Bu yüzden Tanrının varlığına ve yokluğuna aynı mesafede olduklarını iddia ediyorlar. 
Ama ikisi aynı şey değil. 
Mesela bir yerde bir suç işlendiyse, failin ortalarda görünmemesi suçlunun yokluğuna mı işaret eder? 
Elbette öyle değil. Oysa agnostizmin çıkış noktası bu.
Halbuki, olay yeri inceleme gelir, kanıt toplamaya başlar. Topladığı kanıtları bir araya getirir ve bunlar üzerinden akıl yürüterek suçun nasıl işlendiğini anlamaya çalışır. Buradan da suçlunun kimliğine ulaşmaya çalışır. 
İnsan da Evrende olup biten sınırsız faaliyetten kanıtlar toplar, o kanıtları bir araya getirir. O kanıtlar üzerine akıl yürütür, o akıl yürütme üzerinden o mekanizmanın nasıl işlediğini anlamaya çalışır. Buradan da o mekanizmayı kuran ve işletene yani Yaratıcıya ulaşır. 
Reddetmek/kabul etmek ayrıdır; bütün yönleri ile tanımamak/tanımlayamamak ayrıdır. 
İslam tasavvufu da Allah'ın (c.c) bütünüyle bilinemeyeceğinden bahseder. Ama Güneşin su damlalarındaki akisleri gibi, Allah'ın(c.c) da eserlerinden insanın sınırlı kavrayışı ölçüsünde bilinebileceğini ifade eder.
Aynen bir arifin dediği gibi:

"Mârûfsun, bilinmez Zât’ın,
Her şeyi kaplamış tahtın;
Görenler görmüştür Sen’i,
Gözsüzlere pinhân Rabb’im!
Bildim diyenler aldandı,
Bilmeyenler nâra yandı;
Gönlümde kenzen bilindin;
Âşıklara Sübhân Rabb’im!"